Van’da, 20 yaşındaki Fatma, sevmediği biriyle kendisini zorla evlendirmek isteyen babasının ruhsatsız tabancasıyla önce babasını vurdu, sonra intihar etti. Geleneğin silahıyla bedenini, hayatını yok ederek o geleneğe karşı çıktı. Tek başına olmadığını biliyoruz; ataerkil sistemin baskıları altında ezilen ve o sistemin kutsadığı silahların gölgesinde yaşayan kadınlardan biriydi Fatma...
12 yaşındaki Meryem, arkadaşına göndermek üzere hazırladığı “seni seviyorum” yazılı notunun öğretmenin eline geçmesi ve ailenin haberdar edilmesi üzerine, korkusundan, korucu babasının kalaşnikofuyla henüz iki hafta önce intihar etmedi mi! 20 yaşındaki Zeynep de, terkettiği eşine geri döndüğünde, Diyarbakır’daki Otogar’da kendisini karşılamak üzere bekleyen eşinin tabancasından çıkan 8 kurşunla öldürüldü. Daha nice kadının “yaşama hakkı” silahların namlusunda olmaya devam ediyor.
Aynı gelenekler ve kurşunlar erkeklerin hayatını da tehdit ediyor. Nitekim, Diyarbakır'da, iki gencin evden kaçmasından sonra, kızın ailesiyle konuşmaya giden amca oğlu Hüseyin Yılmaz, yerlerini söylemediği için başından vuruldu. Töre cinayetini önlemek isteyen Hüseyin Yılmaz, öfkeli kız tarafının akrabaları tarafından öldürüldü. 37 yaşındaki Yılmaz üç çocuk babasıydı. Görünen o ki, geleneklerin, törelerin baskısı yaygın ve kolay silahlanmayla birleşince, tehlike büyüyor ve “yaşama hakkı” yalnızca bir kavramdan ibaret kalıyor.
Bireysel silahlanma her zaman önce insanın “yaşama hakkı”nı tehdit eder. Öldürmek/yaralamak için üretilmiş bu araçlar, pazarde değişim değerine sahip basit bir metadan çok daha fazla birşeydir. Bu metalar, sıradan bir tüketim nesnesi değil, birer ölüm makinasıdır; insan hayatını tüketir, dünyayı tüketir...
IANSA’nın (International Action Network on Small Arms) toplumsal cinsiyet ve silahlı şiddet ilişkisini ortaya koyan verilerine dikkat çekelim. IANSA’ya göre, erkekler kadınlara göre daha fazla silahlarla ölüyor. Ateşli silahlarla işlenen cinayetlerin %90’ından fazlasında kurban erkekler. Her yıl silahla intihar eden 50 bin kişinin %88’i erkek.
Her ne kadar kadınlar ve kız çocukları silahlı şiddetin direkt yöneldiği çoğunluk olmasalar da, çeşitli nedenlerle ve yollarla silahlı şiddetten etkileniyorlar. Yasal korumanın yokluğu veya düşük statüde olmak kadınları daha savunmasız kılıyor. Her yıl binlerce kadın ve kız çocuğu silahlarla vuruluyor, tecavüze uğruyor, travmalar yaşıyor, köleleştiriliyor, korkutuluyor, baskı altında tutuluyor.
Özellikle evde bulundurulan silahlar kadınları korumadığı gibi, hayatlarını daha fazla tehdit ediyor. Amerika’da yapılan çalışmalar gösteriyor ki, evde silah bulundurulması halinde ev halkından birinin öldürülmesi riski %41 artıyor. Kadınlar için ise bu risk üç kat daha fazla. Yüksek gelir düzeyine sahip ülkelerde yapılan araştırmalar da silahların kolaylıkla kullanılabilir durumda olduğu, her an el altında bulundurulabildiği yerlerde daha fazla kadının öldürüldüğünü tespit ediyor. Yine Amerika’da yapılan bir araştırmaya göre, silahın bulunduğu evlerde, evdeki koca, eş, sevgili gibi partnerlerin kadına öldürücü şekilde şiddet uygulaması ihtimali 5 kat daha fazla. Diğer tür şiddetle karşılaştırıldığında ise eşlerin uyguladığı şiddet, silahın kullanılmasıyla, ölüm ihtimalini de 12 kez arttırıyor.
IANSA, bu araştırmaları ve tespitlerin yanı sıra şuna da vurguda bulunuyor: Cinsiyete ilişkin kalıplar toplumsal olarak kuruluyor. Yani, “erkek” olma ile “silahlanma” arasındaki ilişki biyolojik olarak erkek olmanın bir sonucu değildir. Pek çok kültürde, kadınlar ve erkekler, eril kültürün tamamlayıcı bir öğesi olarak şiddeti önemseyecek/saygı duyacak şekilde toplumsallaştırılırlar.
IANSA’nın pek çok çalışmaya referansla tespit ettiği bu gerçekler, silahlanmanın öldürücülüğüne dikkat çekerken, kültürel yapının ve toplumsal zihniyetin ne denli güçlü belirleyiciler olduğunu da gösteriyor. Fatma, Meryem, Zeynep ve daha nice kadına yönelen silahların namlusunun ardında işte bu zihniyet dünyasının ürettiği nedenler yok mu! Bu nedenleri üretenlerin en fazla saygı duyduğu ve kullandığı baskı aracı /şiddet uygulayıcı nesne de ateşli silahlar olsa gerek.
Bu nedenle Silah Kanunu Tasarısını ele alan zihniyetin, bu eril kültürün kodlarının farkında olması, üstelik de içeriden eleştirmesi gerekiyor. Bununla birlikte, insanın “yaşama hakkı”nın her şeyin üzerinde olduğu realitesini önemsemesi gerekiyor ki bireysel silahsızlanmayla birlikte, çatışmalarını kaba kuvvete başvurmadan çözebilen, haklarını bilen, uygulayan, talep eden ve sorumluluğunu taşıyan yurttaşların yaşayacağı bir demokratik düzeni tesis edecek kurallar oluşturulabilsin.
İyi haftalar,
Umut Vakfı